16 Ekim 2018 Salı

Doğum Sonrası Anne Ve Bebek Bakımı


Doğum Sonrası Anne Ve Bebek

            Dokuz aylık sürecin sonunda bebeğiniz doğduğunda onu kucağınıza aldığınızda yeni bir serüvenin başrol oyuncuları olan anne çocuk için bir takım bakım süreci de başlamış olmaktadır.

Annenin Bakımı

            Normal veya sezaryen doğum sonrası dikiş yeri için verilen ilaçların doktorumuzun bize verdiği kullanım talimatına göre kullanmalıyız. Emziren annenin beslenme konusunda çok titiz davranmalı ve bol su tüketmelidir. Doğum yapan annelerin adet düzensizlikleri olabilir, emzirmeden sonra düzelecektir.

            Doğum sonrası banyo yapılabilir ama tercihen ayakta yıkanılmalıdır. Annelerin bu dönemde perine bakımına dikkat etmeleri gerekir. Temizliği önden arkaya yapmalı ve bu bölgeye temastan özenle kaçınmalıdır. Aksi takdirde mikrop bulaşması kaçınılmazdır.

            Doğumdan sonra meme bakımında da özellikle meme uçları ılık su ve temiz bir mendil yardımı ile temizlenmelidir. Emzirme esnasında oluşan çatlaklar için doktorumuzun verdiği kremleri kullanım şekline dikkat ederek meme uçlarına uygulamalıyız.

Bebek Bakımı

            Doğumdan hemen sonra bebek emzirilmelidir. Ancak ilk haftalarda emzirmede düzensizlik yaşanabilir. İlk önce sabırlı olarak her iki memeyi de eşit derecede bebeğin emmesini sağlamalıyız. İlk altı ay sadece anne sütü ile beslenmesi yeterlidir. Altı aydan sonra ek gıdalara geçilebilir.

            Bebeğin ilk aylarda 7-8 defa dışkılaması normaldir ve sadece anne sütü ile sarı ve cıvık olur. Bebek büyüdükçe ve ek gıdalara geçince dışkılaması azalıp daha kıvamlı ve koyu olacaktır. Bebeğin bezi sıklıkla değiştirilmeli temizliğini önden arkaya doğru yapılmalıdır. Olası pişik durumunda ise doktorumuzun önereceği pomad veya kremi kullanmalıyız.

            Göbek bağı bakımında ise bebeğin göbeği bezin dışında kalmalıdır. Kuru ve temiz olmasına dikkat edilmelidir. Banyosuna özen gösterilmeli cildine uygun sabun kullanılmalıdır. Oda sıcaklığı 21 derece olmalıdır. En uygun uyuma pozisyonu ise sırtüstüdür.

            Son olarak bebeği ilk haftalarda kalabalık ortamlarda bulundurmamalıyız.


13 Ekim 2018 Cumartesi

Prognoz Nedir?

              Hastalıkların seyri ve iyileşme süreçleri, her hastanın metabolizmasının özelliklerine göre farklılıklar göstermektedir. Tıbbi bir terim olan prognoz, bir hastalığın gidişatı hakkında, hastanın özellikleri göz önünde bulundurularak bir çıkarımda bulunmak demektir. Bir tahmin olarak tanımlanabilen bu terim, doktorların hastalar üzerinde yaptığı gözlemler ile ortaya koyulmaktadır.


Prognoz Nedir

 Prognoz Neye Göre Yapılır?

             Prognoz belirlemesinde hastaların bazı özellikleri incelemeye alınır. Hastanın cinsiyeti, yaşı gibi nitelikleri bir hastalığın seyrini tespit etmek için değerlidir. Ayrıca o hastanın daha önceden geçirmiş olduğu hastalıklar, bu hastalıklar için uygulanan tedaviler, hastanın ilaçlara karşı göstermiş olduğu olumlu veya olumsuz tepkiler, bazı ilaçlara karşı alerji durumunun olup olmaması prognoz için kullanılan verilerdir. Hatta bazı doktorlar prognoz için hastanın psikolojik durumunu da değerlendirmeye almaktadır.

             Bir hastalığın iyileşme süresinin ve seyrinin tespiti için yapılan prognozda hastanın kilo durumu da incelemeye alınan kriterler arasındadır. Obezite hastası olan kimselerde başka hastalıkların ortaya çıkması ve bu hastalıkların iyileşmesi daha uzun bir sürece yayılırken, aynı zamanda obezite ile birlikte şeker hastalığı, kalp ve damar problemlerinin olup olmadığının da araştırılmasına gerek duyulmaktadır.

Prognoz İle Kesin Bir Tahminde Bulunmak Mümkün Mü?

             Doktorların hastalarını gözlemlemek ve onlar için en uygun tedavi yöntemlerini geliştirmek amacı ile kullandıkları prognoz yönteminde genel olarak doğru tahminler ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu tahminler tamamen bilimsel verilen ışığında ortaya konulmaktadır. Örneğin genç hastaların, yaşlı hastalardan daha çabuk iyileşmesi, genç hastanın metabolizmasının daha hızlı çalışmasına bağlıdır. Veya sigara içen hastalardaki iyileşme süresinin uzun olması, sigaranın içerdiği zararlı maddelerin vücutta yarattığı tahribata bağlıdır.

              Tüm bunlar, hastalıklar hakkında belli bir veriden yola çıkılarak yapılan tahminlerdir ve genel olarak doğruyu göstermektedir. Fakat prognoz ile mutlak verilerin tespit edilmesi, aslında mümkün değildir. Çünkü yapılan çalışmalar, zaman zaman bunun aksini kanıtlayabiliyor.

            Yani bir doktor, hastasının genç yaşta, ideal kiloda ve vücudunda hastalığın seyrini olumsuz etkileyecek diğer hastalıkların bulunmamasından yola çıkarak iyi prognozda bulunduğunda, tedavinin aksatılması, doğru tedavi yöntemlerinin seçilmemesi gibi nedenlerle hastanın durumu kötüye gidebilir. Bunun yanı sıra ilerlemiş bir hastalık için kötü prognozda bulunan bir doktor, hastası için en doğru tedavi yöntemlerini seçip, hasta bu yöntemleri dikkatle uyguladığı için, hastalık iyiye gidebilir. Bu açıdan bakıldığında prognoz yalnızca doktorların, hastaları hakkındaki görüşlerini bildirmesi anlamına kullanılmaktadır.

 Tedavilerde Prognozun Yardımı Nedir?

             Günümüz tıp dünyasında etkin olarak uygulanan prognoz yöntemleri, hastalıkların iyileştirilmesinde yeni tedavilerin bulunması ve bunların hastaya özel olarak uygulanması açısından değer taşımaktadır. Doktorların, hastaları hakkında yaptıkları gözlemler doğrultusunda ortaya koydukları tahminler sayesinde, hastalıkların kontrol altına alınması ve iyileştirilmesi çok daha temkinli biçimde gerçekleşmektedir. Hastalıkların gidişi hakkında yapılan tahminlerde, hastanın tüm özellikleri incelenerek, uygulanacak tedavinin yöntemi, verilecek ilaçların dozu gibi nitelikler daha doğru belirlenmektedir. 


10 Ekim 2018 Çarşamba

Egfr Nedir Ve Egrf Normal Sınırları Nelerdir?

      Egfr Tetkiki Nedir

egrf

              Böbrek vücut için birçok önemli görevi bulunmaktadır bu görevlerin başın da ise kanı süzmek ve idrar oluşturmak gelmektedir. Böbrekte bir sıkıntı ve çalışmasında bir düzensizlik olduğu durumlarda çeşitli tetkikler ile böbrek hasarı belirlenmektedir. Egfr de bu tetkiklerden birisidir. İnsanlar egrf nedir sorularını yöneltmektedirler. Egfr Türkçe açılımı itibari ile tahmini glomerüler filtrasyon hızı olarak bilinmektedir. Egfr aynı zamanda böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve böbrek hastalığının derecesinin belirlenmesinde kullanılan bir tetkiktir. Kreatinin ve Bun gibi testler de böbrek fonksiyonlarını değerlendirmede kullanılan testler arasındadır. Fakat bu testlerin yetersiz kaldığı durumlarda ileri tetkik olarak egfr tetkiki kullanılmaktadır.



      Egfr Normal Değeri Kaç Olmalıdır


               Egfr aslında bir dakikada glomerülerden geçen kan miktarını hesaplamada kullanılmaktadır. Yani egfr ile kişiler bir dakikada glomerülerden ne kadar kan süzüldüğünü incelemektedirler. Bu egfr belli bir sınır aralığında bulunmakta olup düşüklüğü veya yüksekliği sorunlara neden olabilmektedir. Peki, normal egfr kaç olmalı? Egfr testi yaş, cinsiyet, etnik köken ve kilo ile boy ölçülerinden etkilenen bir değerdir. Kişilere göre farklılık gösterebilen bu değerin normal sınırlarının 90 ile 120 ml / dakika / 1.73 m2 arasında olması beklenmektedir. Beklenen değerden yüksek veya düşük çıkan sonuçlar böbrek hastalığına işaret edebilmektedir. Yaşlı insanlarda bu değer biraz daha düşük seyretmekte olup bunun nedeni yaşlılıkla beraber egfr değerinin normal olarak düşüş göstermesi olarak düşünülmektedir.
 

      Egfr Anormal Değerleri


 1. Egfr 90’dan büyükse normal veya yüksek değer
 2. Egfr 60-82 hafif azalmış fonksiyon
 3. Egfr 45-59 hafif orta derece azalmış fonksiyon
 4. Egfr 30-44 orta, ağır azalmış fonksiyon
 5. Egfr 15-29 ağır bir azalma
 6. Egfr15 ten düşükse böbrek yetmezliği

      Egfr Değerinin Yüksek Çıkması Neden Kaynaklanmaktadır


               Böbrek hatalıkları dünya geneli birçok kişiyi etkileyebilen ciddi sağlık sorunları arasında yer almaktadır. İnsanlar böbrek hastası olmaktan korkar bir şekilde yaşamaya devam ederken yapılan testte egrf yüksek çıkması nedir de oldukça merak edilmektedir. Egfr değeri bir dakikada süzülen kan miktarını veren bir tetkiktir. Bu tetkik sonucunda yüksek bir değer ile karşılaşıyorsanız muhtemelen böbrekleriniz çok çalışıyor ve bir dakikada normalden daha fazla kan süzmeye çalışıyorlardır. Tıbbi açıdan çok önemli sağlık sorununa işaret etmeyen egfr yüksekliği böbrek hastası olma ihtimali olan kişileri oldukça korkutmaktadır. Fakat böbrek hastalığına egfr düşüklüğü eşlik etmektedir ve bu nedenle de egfr düşük çıktığı durumlar kontrol edilmelidir. 


7 Ekim 2018 Pazar

Düşük Nedir Ve Kanamasız Düşük Mümkün Mü?

     Düşük Nedir Ve Nasıl Gerçekleşir

                Kadın yumurtasının sperm tarafından döllenmesi yani yumurta ile spermin birleşmesi sonucunda hamilelik denilen doğal olay meydana gelmektedir. Döllenme adı verilen bu olay gerçekleştikten sonra döllenmiş yumurta annenin tüplerinden geçerek rahme doğru ilerleyiş göstermektedir. Bu ilerleme sonucunda rahme varan döllenmiş yumurta orada tutunacak ve büyümeye başlayacaktır. Döllenmiş yumurtanın rahme tutunması ile artık hamilelik süreci başlamış sayılmaktadır ve ebeveynler bu süreçte hamileliği öğrenmektedirler.

Kanamasız Düşük Olur Mu

             Fakat bazen her şey yolunda gitmeyebilir ve kişiler olumsuz durumlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bazı nedenlerden dolayı döllenmiş yumurta yani fetüs doğuma kadar hayatta kalamaz ve kaybedilir. Hamilelik sürecinin ilk  haftasında bir kayıp yaşanırsa buna düşük denilmektedir. Düşük olaylarının birçoğu ilk 13 hafta içerisinde gerçekleşmektedir. Bazı belirtiler ve yolunda gitmeyen olaylar ile anne adayı düşük yaptığını anlayabilmektedir. Tanısı kolay ve belirtisi çok olan düşük anne adaylarını oldukça endişelendiren durumlar arasında yer almaktadır.


   

       Düşük Belirtiler Nelerdir


               Anne adaylarını korkutan ve onların korkulu rüyası haline gelen düşük olayının belirtileri sıkla karşılaşılan bir sorudur. Çoğu zaman anneler " kanamasız düşük olur mu " şeklinde de sorular yöneltmektedirler. Düşük yapmaktan korkan ve endişelenen anne adayları kanamasız bir düşükle karşılaşırsam düşük yaptığımı nasıl anlarım şeklinde düşüncelere bürünmektedirler. Fakat uzmanlara göre kanamasız düşük mümkün olduğu söylenmektedir. Çünkü düşük yapıldığının en büyük belirtisinin kanama varlığı olduğunu söyleyen uzmanlar anne adaylarına kanama olmadan düşük olabileceğini söylemektedir. Düşük olayı yaşanırken görülecek belirtilere bakıldığında;

1. Kanama düşüğün en büyük belirtisidir.
2. Alt karın sırt ve pelvik ağrısı yine düşük belirtileri arasındadır.
3. Kanamaya eşlik eden ve oldukça ağrılı seyreden krampların varlığı
4. Vajinadan gelen doku parçaları ve kötü koku
5. Düşük yapan kadında hamilelik belirtileri olmaz. Mide bulantısı, hassaslaşma, göğüs şişmesi gibi...
Bu belirtiler önemli olmakla beraber anne adaylarının bu belirtilere karşı uyanık olması ve belirtilerin herhengi birinin görülmesi halinde acilen bir uzmana görünmesi gerekmektedir.

      Kanama Olmadan Düşük Olur Mu


   Anne adayları arasında en çok tartışılan konulardan birisidir aslında, " kanamasız düşük olur mu " sorusu. Uzmanlar düşüğün en büyük belirtisinin kanama olduğunu söylerken aynı zamanda kanamasız düşük yapmanın da mümkün olabileceğini ve annenin bu konuda dikkatli olması gerektiğini söyler niteliktedir. Kanamasız düşüklerde çoğu zaman anne adayı şans eseri düşük yaptığı öğrenebilmektedir. Çünkü kanamasız düşükte herhangi bir belirti olmadan da düşük yapılabilmektedir. Böyle durumlarda anne adayları oldukça dikkatli olmalı ve başka belirtiler yaşadığı takdirde hekimine başvurmalıdır.


            Aksi halde düşük yaptığını anlamayan anne adayının da hayatı tehlikeye girebilmektedir. Ultrasonla fetüs yani ceninin kalp atışı ve sağlık durumu anlaşılabilmektedir. Yani basit bir ultrasonla bile düşük teşhisi konulmaktadır. Ultrasonla düşük teşhisi konulduktan sonra eğer düşük başlamış ise bunu durdurmak çok güçtür. Hatta başlayan bir düşüğü durdurmak imkansız gibidir. Bu nedenle erken tanı konulması ve düşük olayının anne adayına rahat atlatılması sağlanmalıdır. tanı ve tedavi sürecinin kısa sürmesi anne adayının yaşına ve gücüne bağlı olarak değişmektedir. Ayrıca erken tespit edilen düşük olaylarında anne adaylarının tedavisinin daha kolay olduğu düşünülmektedir.


4 Ekim 2018 Perşembe

Doğumdan Sonra Ne Zaman Adet Olunur?

Doğum Sonrası Adet Dönemi Ne Zaman Başlar

               Doğum sonrası dönem, kadınların merakla adet olacağı dönemi beklediği evredir aslında. Çünkü birçok anne doğumdan sonra ne zaman adet göreceğini bilmemekte ve adet göremediği için de endişelenmektedir. Adet göremeyen anneler endişelenip ne zaman adet göreceği konusundan bir uzmandan da yardım almaktadırlar. Aslında endişelenecek bir durum yoktur. Doğum sonrası en sık karşılaşılan ve uzmanlara yöneltilen sorulardan birisi de doğumdan sonra ne zaman adet olunur şeklinde olmaktadır.
Doğumdan Sonra Ne Zaman Adet Olunur

            Normal şartlarda doğum sonrası bebeğini emziremeyen anneler  on beş gün içerisinde adet görebilmektedir. Fakat bebeğini emziren annelerde durum biraz daha farklı seyredebilmektedir. Çünkü emziren annelerde adet döneminin gelişi biraz uzayabilmektedir. Adet döneminin gelişini uzatan etmenler bulunmaktadır.  Kadınlarda emzirme ile artan bir hormon var ki biz bu hormonu süt hormonu olarak da duyabilmekteyiz. Prolaktin adı verilen bu süt  hormon annenin yumurtlaması için gerekli olan diğer hormonları bastırmakta ve yumurtlamaya engel olabilmektedir. Bu süreçte anneler emzirmeye devam ettiği sürece prolaktin hormonu artmaya devam eder ve yumurtlama bastırılır.



Halk Arasında Bilinen Sütün Koruması


                 Halk arasında sütün koruması olarak bilinen bu olay tamamen hormonlar nedeniyle oluşmaktadır. Annenin yeniden hamile kalmasını engelleyen aslında prolaktin hormonudur. Fakat anneler süt koruyacağı inancı ile korunmaktan vazgeçmemelidir. Çünkü çoğu zaman prolaktin hormonu tek başına korunmada yeterli olmamakta ve anneler emzirme döneminde tekrar hamile kalabilmektedirler. Bu yüzden emziren annelerin oldukça dikkatli olması ve adet dönemini takip etmesi gerekmektedir.

            Bu hormon zamanla yani emzirme azaldıkça düşüş gösterecek ve anne tekrar adet dönemi sürecine geçecektir. Doğum sonrası dönemde adet düzeninin oluşması yumurtlamaya bağlı olarak gerçekleşmektedir. Genellikle doğumdan 6 veya 8 hafta sonra yumurtlamanın gerçekleşmesi beklenmekte olup bu süreç kadınlar arasında farklılık gösterebilmektedir. Yumurtlama olayı gerçekleştikten 15 gün sonra adet kanaması görülmekte ve artık anneler beklediği adet dönemlerine geçmiş olmaktadırlar. Yumurtlama gerçekleştiği andan itibaren annenin adet görmesi başlamış demektir. Fakat annenin adet düzeninin oluşması ve eskiden olduğu gibi düzenli adet görebilmesi  için bir kaç adet dönemini geçirmiş olması gerekmektedir.
 


1 Ekim 2018 Pazartesi

Karın Şişliği Neden Olur, Tedavisi Nedir?

Karında Şişkinlik Problemi Ve Tedavisi

             Bazen herkesin yaşadığı bir durum olan karın şişkinliği çoğunlukla mide ve bağırsak sisteminde oluşan birtakım düzensizliklere bağlıdır. Ancak karın şişliği neden olur sorusuna verilecek tek yanıt, sindirim sistemi sorunları değildir. Bu problemin kaynağında çok sayıda neden yatıyor olabilir.
Karın Şişliği Neden Olur, Tedavisi Nedir

 Karındaki Şişkinliğin Bağlı Olduğu Nedenler

             Karın bölgesinde meydana gelen şişkinlik, çoğu zaman rahatsız edici bir durumdur. Buna karındaki gaz ve kabızlık gibi sorunlar da eşlik edebilir. Genellikle düzensiz beslenme, geç saatlerde yemek yeme alışkanlığı, yenilen gıdaların sürekli kuru olması, yeterince su içilmemesi, bağırsak sistemini koruyan ve çalışmasına yardımcı olan lifli gıdaların yeteri kadar alınmaması, karın şişkinliğinin en yaygın nedenleridir. Bu nedenlerle beraber vücuda alerji yapan bazı gıdaların alınması da sorun yaratabilmektedir.



              "İrritabl bağırsak sendromu" olarak adlandırılan bir rahatsızlık, şişkinliğin, gaz birikmesinin sebepleri arasında gösterilmektedir. Günümüzde nedeni tam olarak saptanamayan bir sorun olan bu hastalık, halk arasında "huzursuz bağırsak sendromu" olarak da adlandırılmaktadır. Bu tür hastaların tahlillerinde herhangi bir anormali tespit edilmez. Ancak hasta sürekli olarak karın bölgesindeki şişlikten, hazımsızlıktan, dışkılama sorunlarından şikayetçi olmaktadır. Bu hastalara stressiz bir yaşam ve düzenli beslenme hakkında bazı tavsiyelerde bulunulur. Verilen bazı ilaçlarla hastanın problemleri hafifletilebilir.

             Bu bahsedilen nedenler karın şişkinliği söz konusu olduğunda akıllara ilk gelen problemlerdir. Ancak unutulmamalıdır ki karın şişliği önemli sorunların habercisi olabilir. Bu sorunlar içerisinde kolon kanserleri, karaciğer sirozu ve karaciğer kanseri gibi çok ciddi hastalıklar da bulunmaktadır. Bu nedenle sürekli olarak devam eden karın şişliği sorununda mutlaka bir uzman doktorun yardımı istenmelidir.

 Karın Şişkinliğinin Nedeni Nasıl Tespit Edilir?

             Bu konuda bir iç hastalıkları uzmanına başvurmak gerekmektedir. Hastalığın kaynağının tespit edilebilmesi için öncelikle doktor tarafında detaylı bir muayene söz konusu olacaktır. Ardından da çeşitli görüntüleme yöntemlerine başvurularak, midenin ve bağırsakların durumu açıkça tespit edilecektir. Bu görüntüleme yöntemleri, alt karın bölgesine yönelik olarak alınacak bir ultrason, MR çekimi veya kolonoskopidir. Ayrıca karın bölgesinde ne kadar gaz biriktiğinin tespit edilmesi için karın bölgesi röntgeni de istenebilir. Yapılan bu tetkikler ile birlikte hastanın durumu netlik kazanacak, ardından da karın şişliği tedavisi nedir konusunda, problemin kaynağına yönelik bir tedaviye başlanacaktır.

 Karın Şişkinliği Nasıl Tedavi Edilir?

              Bu tedavide öncelikle hastanın yaşam kalitesinin yükseltilmesi adına, sorunlarının en aza indirilmesi hedeflenir. Bunun için bağırsaklarda gaz birikme sorunu varsa buna yönelik ilaçlar, doktor kontrolünde hastaya önerilecektir. Ayrıca hastanın o güne kadar sahip olduğu beslenme alışkanlarını değiştirmesi, daha düzenli ve sağlıklı beslenmesi önerilecektir. Lifli ve sulu gıdaların alımının arttırılması, sebze ve meyveye ağırlık verilen bir beslenme düzeninin benimsenmesi gerekmektedir. Ayrıca hareketsiz bir yaşam tarzından uzak kalınmalıdır. Bu önerilere dikkat edilip, ilaçlar düzenli kullanıldığında hasta, şikayetlerinin azaldığını görecektir.
 


28 Eylül 2018 Cuma

Hünnap Günde Ne Kadar Yenmeli, Hünnap Nasıl Tüketilmeli

Şifa Kaynağı Hünnap Tüketimi

            Hünnap, bahar mevsiminde hoş kokulu sarı renkli açan dikenli bir ağaç türüdür. Güneydoğu Asya, Hünnabın anavatanıdır. Hünnap, C vitamini bakımından son derece zengin olmakla birlikte tam bir minareler kaynağıdır. Sodyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum, potasyum gibi mineraller sayılabilir.
Hünnap Günde Ne Kadar Yenmeli, Hünnap Nasıl Tüketilmeli



Hünnap Tüketimi

            Şifalı bir bitki olan hünnap nasıl tüketilmeli sorusu merak ediliyor. Sağlık açısından son derece faydalı olan hünnap meyvesini yaş olarak tüketmenin dışında kurutarak tüketmek mümkün. Aynı zamanda çayı hazırlanıp içilebilir.  Eğer; çay olarak tüketilmek isteniyorsa; bir tencere içine hünnap, taze zencefil ve tarçın kabuğu eklenerek 3-4 saat pişirilir. Karışım süzüldükten sonra soğumaya bırakılır. Soğuk çay olarak tüketilir. Günde bir bardak içilmesi yeterlidir.

Günde Ne Kadar Hünnap Tüketilmeli?

            Hünnabın sağlığa faydaları oldukça fazladır. Ancak, günlük tüketilen her şeyin belli bir limiti olmalıdır. Bu durumda akıllara, hünnap günde ne kadar yenmeli sorusu geliyor. Hünnabın çeşitli kürleri var. Bu nedenle küre göre tüketilme sayısı değişiklik göstermektedir.


            Eczacılıkta; hünnap meyvesi 21 günlük kürler halinde kullanılır. Bu kürler sabah aç karnına 2 ya da 3 tane hünnap meyvesi yemektir. Bu kür, kolestrolün yanı sıra lipid düşürücü olarak kullanılmaktadır. Diğer bir tüketme şekli ise 4 bardak sütün içerisine 30 ile 60 gram arası hünnap meyvesi konulur. Yaklaşık 15-20 dakika kadar kaynatılır. Bu karışım gün içinde 4 kez sadece 1'er bardak olmak üzere tüketilir. Bunların dışında hünnap tüketimine ilişkin; balgam söktürücü olarak hünnap meyveleri ıhlamurla beraber kaynatılır ve balla tatlandırılarak içilmeye devam edilir.  Yine hünnap yaprakları balla karıştırılarak yaralara pansuman yapmaya devam edilirse yaralar iyileşir. Mide rahatsızlıkları için aç karnına bir kez hünnap yaprakları tatlandırılarak içilir. Boğmaca rahatsızlığı için ise hünnap şurubunun bol bol içilmesi önerilmektedir.